Mor Çatı’nın İstanbul Sözleşmesi Hakkında Danıştay’da Verdiği Beyan

Mor Çatı'nın İstanbul Sözleşmesi Hakkında Danıştay’da Verdiği Beyan

Bugün burada sadece kadına yönelik şiddet alanında faaliyet gösteren bir kadın örgütü olarak değil, kurulduğumuz 1990 yılından bu yana, kadınların şiddetten uzaklaşma mücadelelerine tanıklık eden, şiddetin, kadınların hayatında bıraktığı kalıcı izleri görmüş, tüm zorluklarına rağmen şiddetten uzaklaşmaya karar vermişken karşısına çıkarılan engeller nedeniyle tüm hayatı mücadeleye dönüşmüş kadınlarla dayanışma kuran Mor Çatı gönüllüleri adına söz alıyoruz.

Kadınlar Mor Çatı’yı maruz kaldıkları şiddeti paylaşmak ve şiddetten uzaklaşmak için neler yapabileceklerini öğrenmek için arıyorlar. Şiddeti ise kocaları, sevgilileri, babaları, abileri gibi tanıdıkları erkekler uyguluyor. Erkekler kadınlara çeşitli biçimlerde şiddet yaşatırken erkeklerin kimisi kadınları dövüyor, kimi hakaret ediyor, kimi sokağa çıkmasına, ailesi ve arkadaşlarıyla görüşmesine dahi izin vermiyor. Her ne kadar Mor Çatı’yı yakın zamanda yaşadıkları şiddet nedeniyle arasalar da onlarla görüştüğümüzde hayatları boyunca çeşitli şiddet biçimlerine maruz kaldıklarını öğreniyoruz. Kadınlar bize ulaşana ya da başka bir kuruma başvurana kadar türlü yollarla şiddeti sonlandırmaya çalışsa da çoğu zaman bu mümkün olmuyor. Bu şiddetin sonucu olarak hayatlarına dair karar alma, kendi hayatlarını kontrol etme hakları ellerinden alınmış oluyor. Kadınlar maruz kaldıkları şiddetin sonucu olarak sakat kalıyor, kronik hastalıklar ediniyor, korku, utanç, suçluluk ve çaresizlik hisleriyle hayatlarını sürdürüyorlar

Kadınlar cinsiyetleri nedeniyle şiddete maruz kalıyorlar. Erkekler kadınlara, şiddeti kendilerine hak gördükleri için, kadınlar üzerinde güç göstermek, öfke boşaltmak, kadınları kontrol etmek, cezalandırmak için şiddet uyguluyorlar. Kadınlar için yaşadıkları şiddeti sineye çekmeleri, canlarına kast etse de kocaları olduğu için dayanmaları söylenen bir dünyada şiddetin adını koymak bile zor. Şiddetin kaynağının aslında ne olduğunu ve şiddetin olduğu bir hayata karşı alternatiflerinin olduğunu hatırlatacak, bunu da bütüncül bir şekilde yapacak bir sistem bu nedenle kadınlar için hayati oluyor.

Kadına yönelik şiddet, kaynağını toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden alır ve kadınların hayatın her alanında maruz kaldıkları ayrımcılık biçimlerinin vardığı son noktalardan biridir. Bundan dolayı kadına yönelik şiddetin nedenlerini toplumsal cinsiyet eşitsizliği dışında bir yerlerde aramak yanlış bir yöntem olduğu gibi kadınların ezildiği bu düzenin sürmesine de hizmet eder.

Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşitliği açısından durumu pek parlak değil. 2023 yılı küresel eşitliği raporuna göre 146 ülke arasında 129. sırada. Toplumun her alanında derin bir eşitsizlik var. Hal böyle olunca erkekler cinsiyet ayrımcılığı sayesinde edindikleri ayrıcalıkları fütursuzca, bunlardan cesaret alarak sonuna kadar kullanıyor. Kadınlara şiddet uygulamayı kendilerine hak görüyorlar. Kadına yönelik şiddet yalnızca bir eylem değil bir düşünce biçimi. Kadınlar kendilerine biçilen cinsiyet rollerine uymadıklarında, hayır dediklerinde ya da yalnızca kadın oldukları için şiddete maruz kalıyorlar.

Mor Çatı 1990 yılında kurulduğunda, bugünden farklı olarak kadına yönelik şiddet bir tabu, saklanması gereken bir konuydu. Yıllardır verdiğimiz mücadele ile kadına yönelik şiddeti kamuoyu gündemine getirdik. Mor Çatı’ya kadınlar ilk defa kendilerine tokat atıldığında, paralarına el konulduğunda ya da kötü muameleye maruz kaldığında değil sistematik olarak uzun süre maruz kaldıkları şiddete yeter dediklerinde başvuruyorlar. Canlarına tak ettiğinde destek aramaya başlıyorlar çünkü bu ayrımcı düzen kadınlar şiddete maruz kaldıklarında onlara destek olacak toplumsal desteği de ellerinden almış oluyor. Şiddete maruz kaldıklarında ailelerinden dahi destek göremiyorlar ve “ailen için katlan”, “en iyi yer kocanın yanı, sen kuruntu yapıyorsun”, “çocukların için görmezden gel” denilerek şiddet yaşadıkları evde kalmaya teşvik ediliyorlar. Çocuklar şiddete tanıklık ederek, çoğu zaman kendileri de şiddete maruz kalarak ve şiddetin normal olduğunu düşünerek büyümek zorunda kalıyorlar.

Türkiye’de mevcut yasal düzenlemeler bizlerin mücadelesi sayesinde kazanıldı. Fakat bu haklara erişmek de kadınlar için bir mücadele. Kadın erkek eşit değildir denilen bir toplumda, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadının beyanına inanmak, kadınların başka bir hayatı hak ettiğine inanmak da yaygın bir durum değil. Bu nedenle sıklıkla sözlerine inanılmıyor, şikayetleri geçiştiriliyor. Bugün hala dayak yemiş bir kadına “aile içinde olur öyle anlaşmazlıklar” denebiliyor. Bu düzen yalnızca haklarını arayan kadınlar için caydırıcı değil. Maruz kalınan bu ayrımcılık, diğer kadınlar için de bir gözdağı. Haklarını aramamaları, şiddete maruz kaldıkları evde kalmaları için mesaj. Bu nedenle pek çok kadın şiddetten uzaklaşmanın hakkı olduğunu dahi düşünmüyor. Şiddete katlanması gerektiğini düşündüğü gibi sıklıkla şiddete uğramasının kendi suçu olduğuna inanıyor.

Kadına yönelik şiddeti önlemeye ve kadınları şiddetten korumaya yönelik yasal düzenlemeler, kadınlara yalnızca şiddete uğradıkları zaman başvurabilecekleri hakları vermekle kalmaz. Aynı zamanda şiddetin kabul edilebilir olmadığına ve suç olduğuna yönelik bir toplumsal mesajdır. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetin kadınlar ve erkekler arasındaki tarihsel eşitsizlikten kaynaklandığına işaret ettiği için çok önemli bir sözleşme. Devletlerin erkek şiddetini sonlandırmak için izlemesi gereken yolları adım adım tarif etmekle kalmıyor, devletlere şiddet yaşanmadan evvel öncelikle eşitliği sağlamak için gerekli adımları atmasını söyleyerek önleyici çalışmalara da işaret ediyor. İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadelenin şiddeti önleyerek, kadınları şiddete karşı koruyarak, failleri cezalandırarak ve kurumların koordinasyon içinde çalışmasıyla mümkün olabileceğini söyleyen bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koyuyor. Bir diğer ifadeyle şiddete pansuman yapmaktansa devletleri şiddetin nedenlerini ortadan kaldırmaya ve kadınlar için adaleti sağlamaya sevk ediyor. Peki Türkiye’de bu yaklaşımı getiren başka bir dayanak var mı? Yok.

Türkiye’de başta 6284 sayılı Kanun olmak üzere şiddete karşı yasalar olsa da, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir çerçeve, yasal mekanizma yok. Hatta toplumsal cinsiyet ifadesinin her alandan silindiğine tanıklık ediyoruz. Bu durum da şiddeti münferit ve bir adli suç durumuna indirgeyerek, şiddetin dinamiklerini anlayarak şiddeti ortadan kaldırmaktan git gide uzaklaşılmasına neden oluyor. Ne şiddet önleniyor, ne kadınlara şiddetsiz bir hayat kurabilmeleri için bütüncül destekler sunuluyor ne de failler cezalandırılıyor. Uygulayıcıların eksiklikleri cezasız kalıyor, devletin koordinasyon görevini yerine getirmemesi bir sorun olarak dile getirilmiyor. Bütüncül bir yaklaşımla şiddetle mücadele etmek yerine genelgeler aracılığıyla geçici ve işlevsiz çözümler getiriliyor. Kaldı ki genelgeler yoluyla kanunun işlemesini sağlamaya çalışmak, mevcut kanunların yetmediğinin açık bir beyanı olarak karşımızda duruyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı sonrası Mor Çatı’yı arayanlar kadınlar “erkeklerin eline bırakıldıklarını” ifade ettiler. Çekilme kararını kendilerine yönelik bir tehdit, erkeklere ise hediye olarak yorumladılar. Biz de bu yoruma katılıyoruz ve hukukun erkeklerden yana, erkeklerin yararına işlemesine itiraz ediyoruz.

Bizler bu ülkede mücadelemizle ilk defa şiddete karşı bir yasanın çıkmasını sağladık. 4320 sayılı kanunun yetmediği yerde, İstanbul Sözleşmesi’nden hareketle 6284 sayılı Kanun hazırlandı. Bu kanun ancak İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği çerçeve ile anlamlı. Sözleşmeden çekilmek devletin, kadına yönelik şiddetle bütünlüklü mücadele hedefini önüne almayacağının adeta bir beyanı olarak karşımızda duruyor. Bu karar kadınları şiddet karşısında yalnız bıraktığı gibi, bizim gibi varlık nedeni şiddete karşı mücadele etmek olan, bu alanda yıllardır süren çalışması ve deneyimiyle uzmanlaşan kurumların ve kadınların sözünü de hiçe saydı. Bizleri de şiddetle mücadelede dayanaksız bıraktı.

2023 yılında, bu mahkeme salonunda halen “kadınlar erkeklerle eşittir, eşitsizlik ortadan kaldırılmalı” demek zorunda olmamız kadınlar olarak ne yaşadığımızın en çarpıcı özeti.

İstanbul Sözleşmesi’nde ısrarımız bu adaletsizliğe karşı, kadınların özgürlüğü ve kurtuluşu için.

Sürdürülebilirliğimizi sağlamak için bize buradan kahve ısmarlayarak destek olabilirsiniz!

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Haberler